Thursday, 5 December 2013

4 mevsim den 2 mevsimlik hayata geçis

Dubai de sisli bir sabah daha...
4 mevsimi yaşayan bir bünye bu coğrafyaya geldiğinde ilk yadırgadığı şey yaz aylarında eve ve kapalı alanlara hapsolmak.

Sadece yaz aylarında kendisini gösteren ve bence literature de geçmiş olan bir depresyon bile var zannımca. Kuzey ülkelerinde kış aylarında görülen depresyona benzer sebeplerden çıktığına dair de bilimsel hiç bir dayanağım olmadan inanıyorum. (belki bilimsel çalışmalar vardır ama buna inanmak için o belgelere ihtiyaç duymuyorum. Meraklısı araştırabilir. )

Türkiye'de yaşarken kış aylarında dahi eve kapandığım zaman olmadı hiç benim. Her zaman için dışarıda vakit geçirmek mümkündür. Kalın giyinirsin, şemsiyeni alırsın ve atarsın kendini dışarı. Bizim kültür de buna uygun olarak mekanlarını hazırlarlar. Ayaz gibi soğukta dışarıda oturmak isteyenler için UFO denen şeylerin peynir ekmek gibi satıldığı bir ülkeden bahsediyoruz sonuçta. O kadar asortik çözümler yoksa bile bizde çareler tükenmez; hemen masa altına ufak bir mangal atarlar. Ruhumuz mu dardır millet olarak, yoksa açık alan diye takıntılı olan bir ben ve benim gibi bir kısım bağzı insanlar mıdır bilmiyorum.

Bildiğim bir şey var ise, Türkiye'deki arkadaşlarım yaz gelsin diye 4 gözle beklerken, ben ve benim gibi pek çok Dubaiye yazın mahkum insan da bir an evvel kış gelsin ve bir daha da hiç gitmesin ister.

İki sabahtır ortalığı kaplayan ve karşı binaların görünmesini imkansız hale getiren bu sis de bizim mujdecimizdir. Topraga, havaya, suya düşen cemreleri bekler gibi bizler de göz gözü görmez sislerin gelmesini bekleriz. Çünkü sabah saatlerinde hayatı durma noktasına getiren bu sis bize kışı getirir, açık alanda kalabilme özgürlüğümüzü getirir.
VIVA Sis !!

dip not: Bu sabah fotografı çekmek için sisin biraz dağılmasını bekledim. Her yer sisle kaplıyken çekilmiş bembeyaz bir fotograf pek ilgi çekici olmayacağı aşıkar sanırsam.


Wednesday, 4 December 2013

herkese uygun bir film.



Bu nedir diye soracaklar için kısa bir cevap vereyim, gelecek hafta 10. yılına giren Dubai Uluslararası Film Festivaline aldığım biletler toplamı diyeyim..

hatta kampanya varmış, benim çalıştığım bankanın kartına sahip olanlara aynı filme ikinci bileti de bedava veriyorlarmış. Böylece oldu aldığım biletler iki katı.

Ama şunu da itiraf etmeliyim; işin cılkını da çıkarttım. Önümüzdeki hafta iş haricinde ben MOE ve Medinat Souq daki sinema salonları arasında mekik dokuyacağım.

Peki bu görmemişliğin sebebi nedir diye soranlara da cevap kısa ve net: çünkü görmemişim. : )

Olmadı sanırım. Bir de şöyle anlatayım.

Nankörlük etmemek lazım, UAE de sinema salonları çeşit çeşit ve çoğu da çok kaliteli hatta bazılarına gittiğinizde sinemaya gittiğinizi unutturacak kadar konfor sunulmuş halde. Hiç bir salonda, önümdeki kişilerin omuz aralarından film izlemeye çalışmadım. Ferah ferah hep. O geniş rahat koltuklarda, yorucu bir günün ardından uyuyakalmak ise işten bile değil..

Ama yok! Öyle bir şey olamaz. Çünkü; ya telefon sesi, ya yüksek sesle muhabbet edenlerin sesi, ya da yenilen yemeklerin kokusu ya da bebegi ile gelenlerin bebek sesleri ile uyanırsınız. Bir seferinde gece yarısındaki bir seansa gittim, umuyorum ki az insan olacak, sakin olacak falan rahatça film izlenecek. Heyhat! Bir aile bebeği ile gelmiş o saatte ve bebek tüm film boyunca ağladı.

Hadi bütün bunlar olmadı, sakin bir salon buldunuz. Zor değil, olabiliyor. İnatla hala sinemaya gideceğim dediğim dönemde hangi sinema salonlarına nasıl bir kalabalığın gittiğini kestirir ona göre salon seçer olmuştum. Sinema zevkini baltalayacak çok ciddi başka bir unsur daha var: Sansür. Öyle böyle, çekinerek yapılmıs bir sansür değil. Hani "aman kestiğimiz anlaşılmasın, konu anlam bozulmasın" diye bir kaygı da yok.
Kesilmiş sahneye boş boş bakakaldığım çok oldu. Filmden hiç bir sey anlamadığım da zaten tahmin edilebilir bir şey.

Bütün bunlar bir yana, iş Aralık ayına gelip de festival zamanı olunca her şey değişiyor.
Dubai International Film Festivali çok iddialı ve yakın bir zamanda da ismi daha da duyulmaya başlanır.

Festivalde gösterilen filmlerde en ufak bir sansür sözkonusu değil. Yönetmen, başrol oyuncusu veya yapımcıdan birisi ya da bir kaçı da izleyici ile beraber filmi izliyor ve sonrasında soru cevap ile filmler yorumlanıyor. Bilet fiyatları da normal sinema bileti fiyatından hiç de farklı değil. Üzerine pek kolay kolay bulamayacağınız kadar farklı ülkeden, farklı konuları anlatan filmler, belgeseller, müzikaller.

Festivalin sloganı da; Herkese göre bir film.

Festival kapsamında  Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin filmlerini burada izledim, gösterim sonrasında yönetmenler ile yapılan soru - cevap kısmı ile de ayrı bir keyif aldım. Ve ismini şu an hatırlayamadığım pek çok türk filmi, yönetmeni de gösterimlere katılanlar arasındaydılar. Bu sene sadece iki tane Türk filmi gelmiş, bir aksilik ya da bu sene öyle denk gelmiş diyebiliriz.

Buraya geldiğimin ikinci senesi haric her sene bir ya da bir kaç filme gitmeye çalışıyordum. Geçen sene ise bir iki film kesmez oldu ve tüm haftada boş vaktimin olduğu her gün için film seçtim. Normal zamanda sinemada film izleme olayını da rafa kaldırdığım için, tüm senenin film hakkını bir haftada kullandım. Geçen sene bundan mutlu olunca bu sene de aynı şekilde yaptım. Böylece fotografta görülen biletlerin hepsini aldım. : )

Bu seneki programı merak edenler için linki buraya da ekledim. 


Tuesday, 3 December 2013

BAE 42. yılını kutluyor

Ilk geldiğim sene nereden icab etti de arabasız halde evimden uzakta olan bir alışveriş merkezine gittiğimi hatırlamıyorum. Dönüş yolunda, sıkışmış trafikte, kutlama sebebi ile süslenmiş araçlar içinde insanları gördüğümde, pek de doğru bir hareket yapmadığımı anlamıştım.

7 Emirlikten oluşan Birleşik Arap Emirliklerinin kuruluş günü olarak kabul edilen 2 Aralık her sene çoşkulu bir şekilde kutlanıyor. Bu kutlamalara sadece nüfusun 20%sini oluşturan yerli halk değil burada yaşayan herkes katılıyor. Okullarda özel etkinlikler, alışveriş merkezlerinde özel gösterimler, ya da o hafta ya da güne özel indirimler, kampanyalar. Böylece herkesin ilgisini çekmeyi başarıyorlar.

Geçen sene bazı dükkanlarda 41. sene şerefine %41 indirim uygulamışlardı. :) ben de kendime bir güneş gözlüğü alarak bu kutlamalara kendimce eşlik etmiştim.

Her yıl bir kaç gün önceden her yan bayraklar ile süsleniyor. İnsanlar arabalarının üzerini kaplayacak şekilde (kimi zaman camlar da dahil) özel çıkartmalar yapıştırtıyorlar.

Geçtiğimiz cuma tam önümde öyle bir araba vardı ki; her bir yanı parıl parıl parlıyordu. Simli bir malzeme kullanılmış, hani öyle basit bir çıkartma değil yani. Tarifi pek mümkün olmayan bir şey. Onu yapmak kadar çıkartmak da ayrı bir masraf diye düşündüm nedense ilk an. O an araba kullandığım için maalesef fotografını çekemedim. 

Bu seneki kutlamalar ise daha bir coşku ile başladı. Daha bu hafta içinde EXPO 2020 nin de açıklanması ile "en mutlu 2 Aralık" larını yaşıyorlar. Değil 42 yıl öncesi, ülkeyi 10 yıl öncesi ile kıyaslayınca bile bu coşkuya ve gurura hak vermemek elde değil. 

Ben de şu bir iki gün içinde denk geldiğim süslemelerden fotograflayabildiklerimi paylaşmak istedim.

JLT deki tum direkler bayraklanmış. Sol tarafta görünen yer ise Dubai Marina

the Greens içinde döner kavşak içindeki havuzdan yukarıya uçan balon bağlamışlar

bu sene ilk defa yaptıkları bir süsleme. EXPO 2020 açıklandıktan hemen ertesi gün yapıldı.

önde müzik yapan bir kaç kişi, tüm alışveriş merkezini turladılar. 

Mall of Emirates içinden bir görüntü. 

apartman girişindeki EXPO 2020 kutlama mesajını Ulusal gün kutlaması olarak değiştirmişler.

Monday, 2 December 2013

ADIM ADIM - İyilik Peşinde Koşanlar

Bundan çok değil, 3 - 5 sene öncesine gitseniz ve çevremdekiler ile konuşsanız benim değil 15 km 50 m koşacağıma inanmazlardı.

Bundan yaklaşık iki yıl evvelinde hareket olsun diye SAFA Park'a gittiğimde, parktaki agaçların pek çok kişiden duymaktan bıktığı ama her seferinde gülmekten bıkmadığı şu lafları ettim: "Siz bana saatlerce yürü diyin ama koş demeyin. Ben koşamam" 

Büyük lokma ye ama büyül laf etme demiş büyükler. "Koşamam ben" diye bir şey yokmuş. 

Sonra sevgili Yonca ve pek sevgili diğer koşan arkadaşlarımın da desteği ile gördüm ki; ben kendi hızımda (kaplumbağadan az biraz daha hızlı) koşabiliyorum. Biz hep koşmanın bir yarış olduğunu bilmişiz, "Sonuncu olacaksam koşmama ne gerek var?" diye düşünmüşüz. Ama o iş öyle değilmiş.

İlk gün 50 m ile başlayan koşu maceram gün geçtikçe bir kaç yüz metre sonra km ve sonra nıhayetınde 10 km ye dayandı. . 

Bu sene ise çtayı biraz daha yükseltip, ADIM ADIM ile beraber  Vodafone İstanbul Maratonunda 15 km koşmak için kaydoldum. 17 Kasım'a yaklaştıkça binbir soru kafama doluyor ve ben de onları kafamdan uzaklaştırmak için çeşit çeşit cevaplar buluyordum.

Acaba 15 km yi kosarak bitirebilecek miyim?  Bağış mektubunu kimlere yollayacağım? Onlardan ters bir cevap alır mıyım? Derdimi tam anlatabilecek miyim? Yardım istediğim arkadaşlarım, dostlarım, tanıdıklarım beni destekleyecekler mi? Çıktım bir yola ama sonunu getirebilecek miyim?
ve daha neler neler.... 

En sonunda hepsine bir cevap olarak dedim ki: Korkma!!
Koşamadığım yerde yürürüm, yine de tamamlarım. Hem Istanbul da nereleri yürümedim ki ben? Yardımı da tekerlekli sandalyeye muhtaç, ama bunun için imkanı olmayanlar adına istiyorum. Kendi keyfim için değil ki? Bunun ayıbı mı olurmuş? Hem herkes sadece 10 lira bile yatırsa, onlar damlar damlar göl olur. 

Gün gelip de koşmaya başladıgımda bir tekerlekli sandalye için gerekli paranın yarısına yakın bir miktarı benim adıma Turkiye Omurilik Felçlileri Derneği hesabına yatırılmıstı bile. :) iyi ki varsınız...

Dünyanın farklı yerlerinden, tanıdığım ve hatta sadece fotograf sebebi ile online olarak tanıştıgım, belki bir ya da iki kez yüzyüze görüşebildiğim, yıllarca beraber vakit geçirdiğim arkadaşlarımdan, kuzenlerimden gelen destekler beni öyle etkiledi ki tarifi mümkün değil. Ben o 15 km yi sizlerin destekleri ile bitirdim de zerre farkına varmadım 15000 m koştuğumun. (metre ile yazınca daha havalı duruyor. bir de bunun mm cinsinden havası varki ona hiç bulaşmayalım )

Her bir bağışçıma tek tek teşekkür ettim ama bugün kampanyanın yoğun istek ile 1 hafta daha uzatıldığını ve şu ana kadar TOFD adına 164 sporcunun sadece koşarak ve çevrelerinde farkındalık yaratarak toplam 268 000 TL bağış topladığını ve bu sayede 111 engelli arkadaşımıza akülü tekerlekli sandalyelerinin 14 Aralık'ta sahiplerine teslim edileceğini öğrenince yeniden yazmak ve buradan bir kez daha teşekkür etmek istedim. 
ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM !!

Sandalyelerin teslim törenine tüm koşucular ve bagışçılar davetliymiş. O tarihte ben İstanbul'da olamayacağım için katılamayacağım. Istanbulda bulunanlar için; yapılan o ufak yardımların, insanların yüzünü nasıl güldürdüğünü görmeniz adına detaylarını ögrendiğimde paylaşacağım. Lütfen benim adıma gidin. 

Son haftada bağış yapmak isteyecekler için; acıklama kısmına FRamazanoglu yazmanız bağışların takibi açısından mühim.
bunca laf edip de Istanbul Maratonundan hic fotograf koymamak olur mu? 

Önce çok kıymetli madalyam. :) Bilmeyenler için dip not: derece mühim değil, önemli olan yarıda vazgecmemek ve 15 km yi tamamlayarak finish e varmak. Tamamlayan herkes da bu güzel madalya ya hak kazanıyor.



Başlamaya az kaldı! Heyecan bolca!

Eşi için de yürüyormuş.
"Bak kızım eşimin doğum ve ölüm tarihlerini de sırtıma işledim, onları da çek. Olur mu?"

Yolun yarısını geçtik neredeyse!

Telefonu başkasına vermeyi akıl edemeyince, böyle oluyor.
Ders alındı; seneye başkalarından rica etmeyi unutmayacağım.


Haliç kıyısından. Bitişe az kaldı.

300 m sonra 15 km tamamlanmış olacak !!! 


Sunday, 1 December 2013

Libertad

Bugün de şu aralar keyifle dinlediğim başka bir CD den bahsetmek istiyorum.
Yasmin Levy - Libertad

CD sini aldığmdan beri ilk nerede, nasıl dinlediğimi hatırlamaya çalışıyorum ama hafızam Turkiye'de ilk dinlediğim bilgisinden başka bir detayı benimle paylaşmaya pek yanaşmadı. Ama yazarken yazarken hatırladım sanki :) 

İlk tanışmam kendisinin ikinci albümü olan La Judería ile olmus olmalı, çünkü aklıma en kazınmış şarkısı bu albümden. 


Bir kez dinledikten sonra bu sesi nerede olsa tanır sanki insan. Önceki aylarda alıp, içindekiler ya da şarkı detaylarına dahi bakmadan dinlemeye başladığım Aysel'in CD inde Sevda şarkısını duyduğum anda hemen CD'nin kapağına koştum baktım, "doğru mu duydum?, söyleyen Yasmin Levy mi?" diye. Ve evet ta kendisi.

Son ziyaretimde D&R da Libertad albümünü görünce de hiç tereddüt etmeden aldım, geldim. İyiki de öyle yapmışım.

Önceleri böyle bir adetim yoktu ama bu son iki albüm beni alıp bir yerlere götürdüğünden sanırım, dinlerken hayalimde bazı fotograflar canlanıyor. Belki de şu ara gezesim gelmiştir de bilinçaltım bana böyle birşeyler söylemeye çalışıyordur. Aklımda canlanan mekana en yakın manzara için 2011 yılında çektiğim şu fotografı paylasayım.

Bozcaada / Çanakkale - Eylül 2011
 
 ve elbette son albümdeki favori parcamı da...


Türkiye'de Kalan Müzik tarafından çıkartılmış. Beğendiğim ve sözlerini anlamadığım şarkıları tek tek Google amcaya sorarım. "Ne diyorlar burada? Ben begenmiş, avaz avaz şarkıya back vocal yaparken birilerine sövüyor olmayayım da" hesabına.

Arada beni şaşırtan, hayal kırıklığına uğratanlar olsa da, çoğunlukla beğendiğim şarkıyı daha da beğenmeme sebep oluyorlar. Bu şarkıda da öyle oldu. 

... your freedom
to fall in love and feel,
freedom for the right to choose
the way you live your life.

İngilizceye çevrilmiş sözlerinin tamamı da şöyleymiş;

Liberty

With tears in your eyes
without any joy,
with arms stretched out
alone in the darkness,
every night, years now,
you're murmuring a prayer,
your eyes raised to heaven
pleading for your salvation
I hear the silence in your scream,
I feel your pain,
to the bottom of my soul
how much your fear hurts.
Let me take from you this couplet in my lips
to ask you never stop fighting for ...
[Chorus:] x2
... your freedom
to fall in love and feel,
freedom for the right to choose
the way you live your life.
You are the earth in which
the roots grow,
when you cry the flowers cry,
the wind halts.
You are not the river that flows,
you are the waves
that break on the dock
when the sea is storming.
You're all the women:
mother, daughter and sister
in all the universe
of every race and religion.
Don't remain silent
don't close your eyes,
never stop dreaming and fighting for ...

 

Saturday, 30 November 2013

Cafe De Beyoğlu II- Violins & Piano

Baş not: Yazının sonundaki linkten şarkıyı açıp, şimdiden dinlemeye başlayın. Dinlerken de okursunuz. :)
********
Bu sene o kadar farklı sebepler ile Türkiye'ye gelip gittim ki, bir ara "Ben 4 sene boyunca toplamda bu kadar Türkiye'ye gelmemiştim galiba?" diye de düşünmeye başladım. Akrabalar, "Kız sen yine mi geldin? ne zaman gitmiştin ki?" nidalari ile karşıladıklarında da şüphe etmekte haklı olduğumu da anlamış oldum. 

Hoş bol bol gidip geldim, ziyaret ettim de her seferi iki - üç günlük nokta atışı şeklinde olduğundan benim özlem hala olduğu gibi duruyor. Kitabları CD leri karıstırmak için harcadığım saatler, bir başıma rüzgar nereden eserse oraya diye geçirdiğim vakitler çok çok gerilerde kaldı artık. Keyfe göre dolanılacak saatler olmasa da CD ve kitap alışverişimden vazgeçemediğim için artık Sabiha Gökçen Havaalanındaki D&R a uğramadan uçağa binmez oldum. Kimi zaman beğendiğim şarkıcının yeni albümünü alıp hayal kırıklığına uğradım, kimi zaman da kamikaze usulü, içinden çikanı sevip sevmeyeceğimden emin olmadığım şeyleri alıp, hayran kaldım.

Bu albüm de ikinci kısıma giriyor. Kapağı ve havası bana geçen seneler çektiğim ve üzerinde oynadığım şu fotografımı hatırlattı. 




Dubai'ye geldiğim gibi de CD yi arabada dinlemeye başladım, ne ile karşılacağımı bilmeden, Bir sabah işe doğru evden çıkmış site içinde yavaş yavaş giderken güzelleşen havalardan istifade etmek için camları da açmışım. Dışarıda pek de keyifli bir bahar havası var ama muzik beni almış bir kış akşamında Beyloğluna götürmüş. Rahat adımlar ile sinemalarda ne var ne yok diye bakınarak yürüyüyorum, hemen iki adım ileride bir kestane tezgahı kurulu kokusunu kendinden önce duyuyorum. Önümde eğlenerek ilerleyen gençler onların arkasında sapkası ve guzel mantosu ile yaşlıca bir beyefendi bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Bir anda duydugum çan çan sesi ile tramvay yolunda olduğumu farkedip kenara çekiliyorum. Daha ben Beyoğlu turumu tamamlayamadan yol bitiyor ve ben aklımda kalan su fotograf ile aniden gerçek dünyaya dönüp, 27. kattaki ofisimize çıkıyorum. 


Çalışmaya başlamışken gün içinde de bir yandan albüm cidden güzel mi yoksa bana güzel şarkıları veya bir zamanlar enstrümantal parcaların bolca çalındığı Beyoğlunu hatırlattığı için mi güzel geliyor diye de düşünmeye devam ediyorum. 

Bir ara hatta "Acaba bu şarkıları, Beyoğlunu hiç bilmeyen birisi nasıl dinlerdi?" diye de düşündüm. Hani dinlerken tizlere ulaşan keman bizi rahatsız etmezken onlara itici gelir mi? Yoksa biz "Ne de güzel melodi" diye mırıldanırken "Nerede yahu melodi? gıy gıy da gıy gıy mı diyecekler?"
Bir fırsatını yakaladığımda bunu da denemek istiyorum. Uygun bir denek bulduğum an hemen tecrübe edeceğim.

Bu kadar anlatmısken Taxim Beyoğlu Trio grubunun üyelerini de yazmak lazım.

Keman : Tarlan Gazanferoğlu (Azarbeycan)
Piano : Natalya Grudnyakova (Rusya)
Double Bass: Özgür Uluçınar (Türkiye)

E bir de link vermek lazım ki bu kız neden bahsediyor denmesin. 
Buyrun iyi dinlemeler.


Friday, 29 November 2013

EXPO 2020 - Dubai - Izmir vs...

Sanat galerilerinde olur ya hani şöyle tabloya bir yaklaşıp bir uzaklaşarak izleyen seyirciler.. yakından bütünü göremez fazla uzaklaşırsa detayı kaybeder diye iki adım ileri, iki adım geri gidip gelip tabloyu izler, hakkıyla görebilmek için. Aynısı kendimizi, ülkemizi, insanımızı ve kendi alışkanlıklarımızı anlamak için de geçerli. Cok yakından bakınca, bir parçası oluyorsun, hemen dibindekinden ötesini göremiyorsun, fazla uzaklaşırsan da içindeki güzellikleri renkleri farkedemiyorsun.

Şu günlerdeki en hararetli konulardan birisi olan EXPO 2020 ile bunu bir kere daha anladım. Hoş en hararetli konu dedim de bu Dubai de böyle hararetli tartışılan, heyecanla beklenilen bir şeydi. Türkiye de ise çoğunluğun haberi bile yoktu.
Bu konuda yazmaya başlarsam, nasıl zor ve kısa sureliğine motive olduğumuzdan başlayıp, kendi iç çekişmelerimize geri dönüp, dünyaya kapalı zihinlerimizden dem vurup, mucizelere inanmakla kalmayıp istediğinde o mucizeleri yaratan insanlar oluduğumuza gelip sayfalarca yazabilirim.
Bu kouyu kısaca geçmek istiyorum. "Kim neden kazandı? kim neden kaybetti?" diye soranlar var. kısa bir cevap olsun,
yerlisi yabancısı ile bunu cani gönülden isteyen ve bunu milli dava haline getiren yüz milletten insanın yaşadığı bir şehir kazandı, pek de gönüllü olmayan, istediğinden dahi emin olmayan diğer sehir ise kaybetti.

Dubai nin neden kazandığını anlatmak için bazıları kestirme yoldan, "para sağlam tabi, alırlar", "satın almışlardır, kesin" laflari dolanıyor ya.. işte o zaman "kardeşim kalk oturduğun delikten bir çık da şuradan bak" demek istiyorum. tablonun hakkını verebilmek için ileri geri hareket ederek izleyen sergi seyircisi gibi.
Burada aylarca beynimize kazınmış ve 7 yıl sonrasında bu şehirde yasayip yasamayacagi dahi belli olmayan insanlarin merakla beklediği ve heyecanla istedikleri ve bunun için de çalıştıkları bir olayı sadece para olarak yorumlamak cok yanlış olur. Gelsinler hele bu ruh nasıl oluşturulmuş, cebinde baska bir ülkenin pasaportunu tasıyan, başka dil konusan çocuklar nasıl hep beraber we won!! diye haykırabildiler bir araştırsınlar.

Bugun hiç niyetim yoktu yazmaya, bugün başka şeyler paylaşacaktım, ama tüm gün adığım tebrik sms leri ve mailleri sonrasında aksam apartman panosunda gördüğüm şu ilan ve ardından asansörde tanimadigim adamın 9. kata gelene kadar bana EXPO nun faydalarını anlatması üzerıne dedim yazmak şart, böyle bir adanmışlık bahsedilmeden geçilebilecek bir konu olamaz.

gün içinde gördüğüm on yüz milyonuncu kutlama mesajı :)