Tuesday, 24 December 2013

Bir merak hikayesi

Merak iyi bir şey midir, kötü bir şey mi? Pek karar verebildiğimi söyleyemeyeceğim.

Meraklı Melahat ile pek bir alakam olmasa da bazı bazı kendimi hiç de içinde bulunmayacağim durumlarda, yerlerde ya da kişiler ile buluyorum. Hani sonradan kurcaladığımda ne halt demeye bunu yaptım diye ise; nedense o hep merak kafasını uzatıyor bir yerlerden.

Yine benzer bir merak ile çıktım yollara..

Aynı merak zaten yeni compact makinem içindeki çeşit çeşit filtreleri denemeye de sebep. İşte ilk örnek yola çıktığımız gibi geliyor hemen.



Dubai den birazcık uzaklaştık sanki? Çöl yerini kayalara bırakıyor.


E yol uzun. Dışarıdaki manzara benzer halde ilerlemekte, ve fotograf çekme merakı, makine içindeki filtreler ile birleşince aşağıdaki fotograf da böylece ortaya çıkmış oldu. 



Dubai den uzaklaşsak da dört bir yanı saran UAE bayraklarından anlıyoruz ki hala ülke sınırları içerisindeyiz.


Fotograf meraklısı tek ben değilim.
HTC nin GPP ile ortak organizasyonundayız. Uc kişilik gruplara verdiler bir tane telefon
bu da katılımcı kartım. ve ultra konforlu moderennn otobosumuz 
Yol hala devam ediyor ve artık tıngır mıngır ilerleyen otobuste sıkılma emareleri kendini gösterneye başlıyor.
Her 1/3 kuralına uyan foto güzel midir? 

Medeniyet ile burada vedalaşıyoruz sanırım..

Meraklı kalabalık elinde telefonu hazır şekilde bekliyor.

Bazıları rahat olmak ister..
Bazıları biraz daha rahat ... 
Bazılarının konfor tanımı ise az biraz farklıdır.

Bazılarına ise birazcık görmek bile yeter

meraklı ve mesafelı seyirci.


Meraklı ve olaya yakın olmak isteyen izleyici
Bütün bu merak ne için diyecek olursanız ise, işte olayın aktörlerinden biri sahneye çıkıyor şimdi.


Olay meğersem içinde bulundukları dünyaya kızmış iki boğanın birbirine kafa tutmasıymış..

Dünyanın gerçeği sanırım, birileri kavga ederken, kavganın mimarları da keyifle kavgayı izlerler.

kazananan için şarkılar ile beraber tezahurat da bol

Dövüsü kazanan boğanın sahibi pek bir neşeliydi.


Sahibinin aksine dövüşenin mutlu olduğunu söylemek epey zor.



E haksız da sayılmazlar.



Dövüşün kurallarını anlayamadığım için, pek net bir şey demek zor.

Anladığımız kadarı ile boğalar kafa kafaya birbirlerini iterken bir noktadan sonra bir tanesi geri adım atmaya başlıyor.


Sanırım belli bir adım ya da süre geri geri gittiğinde ise kaybediyor. O noktadan hemen sonra da aynı anda beş altı kişi sahaya fırlıyor ve boğuşmakta olan boğaları birbirinden ayırıyorlar. 



Hani geri giden olmasa bile biri diğerine zarar vermeye başlayacak gibi olduğunda da hemen müdahale ediyorlardı. Bu şekilde kontrollü bir ortam olması evet iyi bir şey ama yine de kabul edilemeyecek bir eğlence anlayışı benim için.

Evet oraya gitmeden evvel, bunun iki boğa arasında bir dövüş olacağının farkındaydım ve Ispanya'da yaptıkları gibi bir şey olsa hiç gitmeye kalkmazdım zaten.

Ama işte o merak var ya.. Merak ettim işte..

İlan fotografındaki boğalar kendi hallerindeymiş gibi görünüyorlardı. Boğaların kendi aralarında dövüşünü izlemenin de beni rahatsız edeceğini biliyordum, ama insanlar onlara zarar vermeyecekler diye kandırdım kendimi belki de. Insan kendi merakını gidermek için, kendisine de yalan söyler bazen.

Bu yalanın ortaya çıktığı an, alana yaklaşmaya başladığım andır. ve gerçeği gördüğüm anda da dondum, kaldım.

Bana verdikleri telefonu ekip arkadaşlarıma teslim ettim, ve kendime gelmek için herkesten uzaklaşmam gerekti.
Elim makineye gidemedi, kendimden insanlığımdan utanmış halde karşılarında dikildiğimde aklıma gelen en son fikir ise korku idi. O şekilde zincirlenmiş boğalar eğer çevresindeki bir insana zarar verecek olursa burada suç kesinlikle o insandadır diye içten içe inandığımdan da olabilir.

O ilk şoku atlatmam uzun sürse de atlattıktan sonra, fotograflamak ve herkese bunu anlatmak istedim.

Bu iş öyle "kontrol ediyorlar, birbirlerine zarar vermelerine dahi izin verilmiyor" gibi laflar ile şirin gösterilemeyecek kadar adice. Süslenmiş olmaları burunlarındaki halka ile sağa sola çekiştirildikleri gerçeğini örtemiyor.


ya da boynuzundan sürüklemeyi..









Thursday, 19 December 2013

Bugün günlerden A

Malumunuz bugünlerde gündemimiz pek bir dolu dolu, "güleriz, ağlanacak halimize" hesabından espriler gırla giderken, gördüğüm bir paylaşım (V for Vandetta dan esinlenilmiş bir karikatür) aklıma sağda solda çektiğim harfleri veya daha doğrusu harfimsileri getirdi.

Gözüme takılan her birşeyin fotografını çekme ve onları biriktirme gibi bir abukluğum var.
Birazdan sıra sıra göreceğiniz fotoğraflar da bu abukluğun ispat belgeleridir.

Bir an F ile baslayayım dedim: hem karikatüre sadık kalmış olurum hem de ismiminin ilk harfidir diye, anlamlı olur hani hesabına.

Ama sonra dedim ki; F de ne ola ki? Anarşistin A sı varken. ve "karşıyım karşı, her şeye karşı" türküsü kulaklarımda güzel güzel çınlarken. Başka harf mi görür benim gözüm?

Italya'dan yakaladığım bir A.

Bu da Venedikten bir kare

Hayalgücümün sınırlarını zorladığım bir Kefken ziyaretinden. - O asmadan daha ne harfler çıkarttım ben bir bilseniz.
Yeşili, ağacı ve  de kırmızıyı sevsem de bu fotograf pek hoşuma gitmedi. Sanki "Aha da bu ağacı keseceğiz" gibi bir ima sezdiğimden olmasın?


Bu da Istanbul daki bir sanat galerisinden.
Neredeydi hatırlamıyorum. Pek bir contemporary art havasındaydı onu kesin hatırlıyorum. 




Monday, 16 December 2013

Kuş sesleri

Geçenlerde aklıma düştü; yaşadığım her bir şehrin kendi kokusu, rengi, havası gibi kendine has da bir "kuş sesi" olduğu.

Demeyin "kızım, işin gücün yok da bunları mı düşünüyorsun?" diye.

Öyle değil, bazen dınk diyor ve yazasım geliyor.

Mesela 11. Katta yaşıyor olmama rağmen her sabah kuş sesleri ile uyanıyorum burada. Sabahın köründe bülbülü, serçesi ve daha ismini bilmediğim pek çok kuş sabah senfonisi şeklinde şakıyorlar ve her sabah onların sesini duyduğumda, daha buralara gelmeden "Dubai mi? Iyy o yapay beton şehrinde nasıl yaşıyorsun?" diyenlere içten içe bir selam yolluyorum.

Türkiye de hiç görmediğim kuşları, papağanları buradaki parklarda görmek inanılmaz iyi geliyor. Bakınız mesela şu kuş.. Ne kadar da değişik değil mi? İlk defa burada gördüm.

Creek Parkta denk geldiğim bu kuşun daha net fotografı için çok uğraştım, tüm ihtişamını gösteren tek fotograf maalesef budur.

Evimin balkonunda zaman zaman tünemiş halde bulunan şu kuş da (karga diyesim var ama pek de diyemiyorum hani) kendince sabahki senfoniye eşik ediyor ama esas güzel nağmeleri sağlayanları fotograflamayı başaramadım henüz.



Bir de otopark ve marketler içinde oradan oraya uçuşan mini mini serçeler var ki, alışveriş sırasında seslerini duymak şaka gibi insanın suratına bir gülümseme getiriyor. Onları da elim kolum genelde dolu olduğundan henüz fotograflayamadım.

Bu da JBR plajında volta atan bir başka güzellik

Her şehrin kendine has kuş seslerinden bahsetmişken, İzmit'in güvercinlerinden bahsetmeden olmaz. Her sabah ve aksam ve aslında her daim, apartman içindeki havalandırmaya yuva yapmış olan güvercinler vuuvk vuuvuk diye öterek selamlardı günü, geceyi ve uyumaya çalısanları.

Dubai nin çok sesli kuş senfonisi kadar sevdiğim diğer bir ses ise İstanbul martılarının sesidir. Yıllarca oturduğumuz, yerin iki kat altındaki evde en çok vapur ve martı sesi duyulurdu. Ha bir de pervazları aralık camlardan gelen rüzgar sesi : )

"Martılar çığlık çığlığa" dese de birileri, sesleri  keyiflidir ve İstanbulun müjdecisidir.

Uzaktan göründüklerinden daha büyük olduklarını bir gün apartman içine yanlışlıkla kaçan martiyi merdivenlerde gördüğümde anlmıştım. 
Vapurdaki bir turist martıyı Ipad ile yalalamaya çalışıyor. 

Istanbul'un martıları Dubaide de yanımda : )
Evet bir de Kandıranın kargaları var.. Sağlam bir popülasyonları var. Şu fotografa bakar mısınız?

Aman yanlış anlaşılma olmasın, Siyah & Beyaz değil bu fotograf.. Renkli 
Akşam üstü bir bağırtılar kopuyor ki, aman diyor insan, aman camdan dışarıya kafayı uzatmayayım.

Alfred usta "Kuşlar" Filmini Kandırayı ve bu karga popülasyonunu gördükten sonra çekmeye karar vermiş olmalı.







Saturday, 14 December 2013

Particle Fever


Eğer sinema salonuna dogru yaklasıyor ve bekleşen bir grubu görüyorsanız ve bu grup kendileri için ayrılmış stand-by kuyruğundalarsa, anlayın ki az sonra gösterilecek filmlerden bir tanesi hayli ilgi çekicidir.

Cuma günü salona doğru yaklaştığım da gördüğüm manzara bu idi. Hangi filmlerin bekleme sırasında olduğuna bakınca izlemek için geldiğim Particle Fever için sağlam bir yedek izleyici bulunduğunu gördüm. "Hımm ne güzel" deyip, elimdeki ikinci bileti, sırada bekleyen birisine sattım. : ) Evet, biraz oportinist bir durum sergiledim. Ama esas bilet fiyatından aza anlaşarak, alıcı için de avantajlı hale getirdim durumu. 
Sihirli kelime win / win yani...

Salon her dakika biraz daha kalabalıklaşarak gösterim saatine yaklaştığımızda, festivalde görevli olan gönüllü gençlerin de salonun kıyısına köşesine konumlandıklarını gördüğümde tamam dedim. Bu film süper.

Gösterimden hemen önce salonda kaç kişinin aktif olarak bilim ile ilgilendiğini sorduğunda sevgili yönetmenimiz, acaba "partiküler fizik içine derinlemesine dalacaklar da biz bir şey anlayamayacak mıyız?" diye bir anlık endişe geldi, geçti, gitti. 

Film inanılmaz bir giriş ile başlıyor, insan kilitleniyor. İtiraf edeyim bir ara filmden mi etkileniyorum yoksa projenin büyüklüğünden, ve oradan çıkabilecek sonuçlardan mı heyecanlanıyorum diye de düşündüm. 


Şuradan bir yapımcının neler dediğine bir bakalım, yine devam ederiz. 



Proje ile ilgili şöyle diyelim, 2400 üzerinde full time çalışanı ile dev bir proje. Dünyanın her bir noktasından bilim adamlarının ortak çalıştığı bir proje. Politik anlamda birbirine zıt noktalarda bulunan ülkelerin bir arada çalıştıkları bir proje. 

Film içinde bulunan sahnelerden birinde, bilim adamı bir yerde sunum yapıyor ve sunum sonrasında bir ekonomist çıkıp "ee kardeşler, yapıyonuz ediyonuz da bunun sonucunda bulacağınız şeyin bize ekonomik olarak katkısı nedir? niye bu işe bu kadar para yatırılıyor?" tarzında sorusuna sevgili bilim adamı çok net olarak "bilmiyoruz" diyor. 

"Bilimin ana itkisi merak ve tüm çaba da bu merakı giderecek sonuçlara ulaşmak için bence. Radyo dalgalarını bulduklarında radyo yoktu mesela, bu sonradan ortaya çıkan bir ekonomik sonuç idi. Bu buluş radyoya ulaşmak için yapılmadı." diyerek ilave bir açıklama daha getiriyor sevgili ekonomistimize daha da sevgili bilim adamımız.


Bütün film boyunca 1954 yılında 12 ulke tarafından başlanan bu projenin boyutu ve amaçlarına bakınca ben de Pakistan, Hindistanın, gibi pek çok ülkenin katıldığı bu araştırmada Türkiye hangi konumda diye merak ettim. Sizlere yazarken de şunlara ulaştım.

Bugun 94 kişiye ulaşmış ekibi ile araştırmalara 1961 den beri gözlemci statusu ile dahiliz. Bir an ohh dedim, komple gözlerimizi bu işlere kapatmamışız. Peki diğer gözlemciler ve katılım oranları nedir diye bir bakayım dedim. Karşıma Hindistan (146), Japonya (238 ), Rusya (883), Amerika (1757)  kişi ile çıktılar karşıma. 
Biraz daha bakınca Türkiye'nin tam üyelik için başvuru haberlerine daha tam sevinemeden hemen arkasından da 2012 yılında Türkiye nin sonuçlarının pek de faydalı olmadığı düşüncesi ile üyelik başvurusunu geri çektiği haberiyle karşılaştım. Buyrun bu da haberin kaynağı Burada Türkiye ve bilime vermiş olduğu önem ile ilgili bir sürü şey söylenebilir ama şu anda amacım bu değil. 

Filme geri dönecek olursak, bilim ile uzaktan yakından alakası olanların mutlaka izlemesi gereken bir film derim. Bilimle alakası olmayan kişilerin de hiç bir şekilde zorlanmadan takip edebilecekleri şekilde hazırlanmış. Burada da yönetmenin film sektörüne geçmeden evvel almış olduğu fizik eğitiminin katkısı olduğunu düşünüyorum. Zira film gösteriminden sonra söz alıp "Şimdi izledik anladık, bir şeyler de şimdi ne oldu bu iş? Sonuç nedir?" diye sorduğunda üşenmeden bilimsel gerçekleri herkesin anlayabileceği şekilde anlattı. 
Soru & cevap için salonda ayrılan süre yeterli olmayınca sorulara fuayede cevap vermeye devam etti. Aşağıda gördüğümüz üzere de her milletten, meraklı soruları ile izleyiciler de karşısında hazırdılar. 

Yönetmen Mark Levinson gösterim sonrasında soruları cevaplıyor


Thursday, 12 December 2013

kumar sadece para ile oynanmaz..

Evet kumar sadece para ile oynanmaz, binbir versiyonu var..

Sinema sektörünün uzmanı değilim. Hangi film nedir, neden bahseder, yönetmenin tarzı nedir bunları detaylı araştıracak zamanım da olmadığından, çok daha ipe sapa gelmez sebepler ile biletlerimi aldığım anda bir nevi kumar oynadım. Şimdiye kadar izlediğim 6 filmde bu seçimlerden hiç pişman olmadım. Ta ki bu akşama kadar.

Bu akşamın ilk filmi; the unknown known. isminden zaten nasıl bir laf salatasının içine dalacağımızın ipuçlarını verse de insan evladı kimi zaman bile bile lades diyor.

Belgesel bir film, hatta röportaj da demek olabilir. Donald Rumsfeld ile karşılıklı soru cevap şeklinde gelişiyor. Arada geçmiş zaman video, ses kayıtları ve fotograflar ile de destekleniyor. Öncesinde de Donald Rumsfeld hayranı değildim ama bu filmden sonra hislerim daha da bir perçinlendi.

Doğruluğu tartışılamayacak kavramları & cümleleri kendi çıkarlarını desteklemek ve dinleyenleri manipüle etmek için eksik kullanan insanları oldum olası sevmedim. Neden bahsettiğime kısa bir örnek olması için

gazeteci; Irakta kitle imha silahları bulunduğuna dair somut delilleriniz var mı? Operasyon sonrasında bu silahların olmadığı ortaya çıkarsa nasıl bir cevap vereceksiniz? (henüz operasyon ya yapılıyor ya da yeni izin alıyorlar)

donald hazretlerinden cevap; "Absence of evidence is not an evidence of absence". diyor ve kesiyor cümlesini orada. Türkçe olarak dersek, var olduklarına dair kanıtımızın olmayışı, var olmadıklarının kanıtı sayılamaz.
Evet, doğru. Kanıt bulamadın diye kanıt yok diyemezsin. Ama kanıt var da diyemezsın.

Film evet başarılı, soruları akıllıca sormuşlar ve adamın kendi söylemleri ile ters düştüğü noktaları da çok net bir şekilde eski manşetler, videolar ile ortaya koymuşlar. Ama film sonrasında keyif aldım mı? Hayır. Sadece "offf karşısındakini salak yerine koyan insanları dinlemek ne kadar sıkıcı" dedim.

Esas bomba ise ikinci filmde patladı. Yanımdaki Sırbistanlı bayanın okuduğum kitaba bakıp "Türkçe mi okuyorsunuz?" diyerek muhabbet etmesi. Bir gün öncesinde izlediği "Sen aydınlatırsın geceyi" filmini ne kadar sevdiğini anlatıp, sonrasında "bir zamanlar anadolu" filmini de izlediğini ve son senelerde gelen Türk filmlerini çok başarılı bulduğunu söylemesi gecenin keyifli bir anı olarak zihnimde kaldı.

Sectiğim film ise Sotto Voce. geceye damgasını çok sağlam bir şekilde vurdu.

Konusuna hızlıca baktığımda Cezayir den bahsettiğini görünce çok kestirme bir mantıkla, "hımm arkadaşım var Cezayir'den. Onun ülkesini görmek ve oralar hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak için güzel bir fırsat olabilir" dedim, ve yanlış bir hesap yaptım.

Filmin açılış sahnesinde her bir şeyin karşısında Kamal Kamal ismini görünce anlamalıydım ki "kendin çal, kendin oyna" gibi bir şey ile karşı karşıyayız.

Allah için müzikler güzeldi ama tek müzik yazıp onun üzerine senaryo yazmaya çalışınca ve bunu da ben çekeceğim diye kamera arkasına geçince olmamış, olamamış.

Bence kendisinin yaptığı iyi iş olan müzik noktasında kalsaymış, çok güzel olurmuş.

Film bittiğinde ilk aklımdan geçen cümle de "şükür yarab" oldu. Ama bu işe verilen emeğe saygıdan kendi içimde mırıldanarak söyledim.

Başrolü Cezayir den Khaled Benaissa oynuyordu. Sonradan ünlü birisi olduğu aklıma geldi, en azından Cezayirde. Keşke bir fotografını çekseydim, arkadaşıma yollasaydım da dedim. Ama o an filmin şokunu henüz atamamıştım daha.

Iki dakikanızı ayırıp şu linke bir göz atarsanız, ne dediğimi daha net anlatabilirim sanırım :)



Wednesday, 11 December 2013

Mandela: Long Walk to Freedom


10. Dubai Film Festivalinin programında 10 Aralık olarak Gala gecesi planlanmış ve biletler çok önceden satılmıştı. 5 Aralıktaki kayıp ile bu gecenin özel bir gece olacağını herkes biliyordu.

Güney Afrikada düzenlenen resmi cenaze töreni ile aynı güne denk gelen bu gala gecesinde en çok dikkatimi çeken; gösterilen saygı ve özen idi.

Film sırasında hissedilenler ise insanın insanlığından utanması ile başlıyor ve sagdan sola yukarıdan asağıya duygu olarak ne varsa hepsinde dolanıyorsunuz.




Tuesday, 10 December 2013

Şehrazat'ın Günlüğü

Yok yok başlığa aldanıp da size Şehrazat'ın hikayesini anlatacağımı düşünmeyin. Bu akşam beni etkileyen filmin ismini Türkçe'ye çevirdim sadece.

Gösterim ismi; Scheherazade's Diary. Bir Lübnan filmi. Ama aslında Lübnan filmi falan değil. Dolu dolu kadının hallerini anlatan sınırlar ötesi bir film.

Filmin fragmanına da göz atmanızı tavsiye ederim. Linkini de buraya ekledim. 



Film sırasında duyulan müziği de ekleyeyim. Dinlerken bir yandan da okumaya devam edin.

Zeina Daccache çalışmalarına hapishanelerde erkek mahkumlara drama dersleri ve terapiler vererek başlıyor. Elbette tahmin edileceği üzere zorlu izin çalışmalarından sonra buna başlayabiliyor. Erkek mahkumlar ile beraber bir de oyun sergiliyolar. Çalışmaları sırasında da yarın öbür gün lazım olur, belli mi olur mantığında ve de ne yaptıklarının kanıtı olsun diye, vıdeo çekimleri yapıyorlar. Sonrasından bu çekimlere baktıklarında burada yatan hikayeyi görüp bunu 2009 da film haline getiriyorlar. Ismi 12 kızgın Lübnanlı. (12 Angry Lebanese)

Bugün izlediğimiz film ise aynı çalışmanın kadın mahkumlar ile gercekleştirilen tiyatro / terapiden oluşturulmuş filmi. Öncekinden tecrübeli olduklarından bu sefer baştan çekimleri sonrasından bir film oluşturma bilinci ile çekmişler. Kadın tutuklu & mahkumların onayları ile de tam haline kavuşmuş.

Tutuklu ve mahkum dememin özel sebebi var. Çünkü hapishanedeki 17 kadın hükümlüyken, 70 tanesi sadece tutuklu. Bunların arasında 4 yıldır davasının sonuçlanmasını bekleyenler var. Cinayetten suçlanıp yıllar sonra suçsuz olduğu anlaşılan var. Tanıdık geliyor mu bunlar sizlere bir yerlerden??

Film bir belgesel, tutuklu ve mahkumlar bir yandan kendi hikayelerini içlerinden geldiği gibi aktarırlarken kendilerini ifade ederlerken bir yandan da "Scheherazade in Baabda" tiyatro oyununa nasıl hazırlandıklarını izliyoruz. Baabda hapishanenin ismi imiş. ve oyunlarını da hapishane içinde sergiliyorlar. Oyunu izlemek isteyenler hapishane içindeki minik odaya yerleştirilen sıra sıra sandalyelerden sahnenin içinde olarak izliyorlar. Seyirci direkt temas halinde yani olan biten ile.

Kadınların hikayeleri nedense çok tanıdık; 13 yaşında evlendirilen, kocası tarafından dövülen, evine dönmek istediğinde ailesi tarafından ölümle tehdit edilen, kendi anası tarafından sırf kız cocuk doğduğunda uğursuz sayıldıgından kimsesizler yurduna bırakılan, tecavüze uğrayan her gün dövülen iftiraya maruz kalan, kanunlarda hakkını arayamayan ve hatta bir hakkı olduğunu dahi bilmeyen kadınlar.

Sanki bunların hepsinin uzaklarda bir yerde, hiç de bizim yakınlarımızda birilerine olmuyor diye düşünüyoruz. Bu his, görmezden gelme durumu yani, daha başka bir deyişle inkar durumu, sadece ülkemizde ya da Lübnanda değil dünyanın her yerinde aynı. Şiddete uğrayan kadın sesini çıkartmaya korkuyor. Hatta kadına yönelik şiddet ile ilgili TED de bir konuşma izlediğimde bu at gözlüğü takmış hallerin Amerika ve Avrupa için de geçerli olduğunu gördüm, orada da şiddet karşısında kadının sesi kısılıyor, duyulmuyor.

Film çarpıcı. Evet! Ama daha da çarpıcı olan ise yönetmenin gösterim sonrasında "bizim yapabileceğimiz şeyler nelerdir?" diye soran bir seyirciye "sessiz kalmayın ve konuşun" demesiydi. Konuşun ki farkında olunulsun, konuşun ki yok sayılmasın, konuşun ki problemin varlığı kabul edilsin, konuşun ki sesi çıkamayanların sesi olun.

Monday, 9 December 2013

Bir varmış bir yokmuş...

....Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, Onur Ünlü bir hayal kurmuş.. O hayal öyle güçlü öyle etkileyiciymiş ki.. kime anlatsa tamam ben de varım demiş.

Sonra da başlamışlar o hayali gerçeğe dönüştürmeye. İğne ile kuyu kazar gibi, tek tek, ince ince hesaplamışlar; her bir sahneyi, ışığını, havasını, duruşunu, dokunuşunu, ve sonunda da ortaya, izlemesi inanılmaz keyifli bir film çıkartmışlar. İsmini de Shakespear den ödünç almışlar.

yarayla alay eder, yaralanmamış olan
bak nasıl da sararıp soluvermış tanrıça kederden
sen ondan çok daha parlaksın çünkü
sen ! tüm göklerin en güzel yıldızlarının ilki
sen ! Sen aydınlatırsın geceyi





bi yönetmen, bir yapımcı, bir oyuncu neyin geleydi Dubailere, beraber izleyeydik iyidi de :(

Son söz: Eflatun Film den absurd - fantastik bir drama.. yakışmış, olmuş.



Sunday, 8 December 2013

Ve Sinema...

Bugün günlerden sinema günü.
Gün ortasında yapmış olduğum planlama hatasından dolayı bir içli Tüh demiş olsam da izlediğim her iki filmden de keyif alarak ayrıldım. 

Her iki filmin sonu da ekranda ilerleyen ana karakter ile bitti. O noktadan sonra ne olacağı izleyiciye kalmış. Ben her ikisi için de iyi şeyler olacağı şekilde sonlandırdım kafamda. Bugün biraz polyanna havasındayım sanırım. 

Ilk film 2013 yapımı bir Gürcü filmi. Doğruyu söylemek gerekirse programdan seçerken "Aaa sovetlerden ayrıldığı zamanda geçen bir film, dönem gerçeklerini anlatır, hımm çok havalı duruyor" diye seçmedim. Doğruya doğru, Gürcistan da geçiyor ise güzel bir cografya vardır, kafkas nüziklerini özledim, kesin çalarlar, kesin bir düğün yaparlar diyordum. iki dans görürüm gibi de bir heves vardı içimde. evet biraz da SSCB den ayrıldığı zamanı merak da vardı ama dediğim gibi o dönem yerine bu dönemde de geçiyor olsa ben yine de bu filme giderdim. Sadece az evvel saydığım sebeplerden dolayı. 

Film beni hayal kırıklığına uğratmadı. Ara ara şakıyan kuş seslerinin fon müziği gibi kullanıldığı sahneler vardı. Ormanı, yeşili bizim Karadeniz gibi. ve elbette beklediğim düğün sahnesi. hele de 14 yaşındaki iki kızdan daha aklı başında olanın yaptığı bir solo dans vardı ki.. az daha salonda ben de tempo tutacaktım. oyle başarılı idi. öyküyü anlatıp burada fılmin büyüsünü bozmayayım.

Merak edenler için filmin ismi; In Bloom Fragmanına da bir göz atın derim. Linki  şu videoda. Genç kızların anlatım güçleri, oyunculuk yeteneklerine de hayran kaldım. Bahsetmeden geçmek olmaz. 

İkinci filme geçinceye kadar olan boşlukta ben de önce bir şeyler yedim sonra da kendi kendine içli arapça şarkılar mırıldanan bir baristanın hazırladığı kahvemi içerek hem kafamı tazeledim, hem de dışarıdan gelen esintinin keyfini çıkarttım.

İşini yaparken keyifli olan insanları seviyorum

İkinci film ise bir Amerikan filmi. August: Osage County. Oscarlar dağitilirken eminim ismini bir kaç farklı alanda duyacağız. En etkileyici kısmı elbette ki Meryl Streep ve Julia Roberts in performansları idi. Ama işin açıkcası konu diyecek olursak her ne kadar bir tiyatro oyunundan uyarlandı dense de ben eski yeşilçam senaristlerinden birisinden danışmanlık aldıklarını düşünüyorum. 
Aynı filmi bizimkiler çekseler ve benzer kalitede performans ile sahnelense yine de sırf konusundan dolayı sağlam madara edilir. 

Şu anda yazarken aklıma bir karikatür geldi, çok zaman önce gördüğüm. Bir kahvehanenin tabelasını asıyorlar. Kahvehanenin ismi de "Kardeşler Kıraathanesi" ve bir akıllı koşarak geliyor "Durun durun siz kardeş değilsiniz" diye.. İşte filmin konusu ile ilgili hislerimi çok net özetleyecek bir karikatür. Üzgünüm. Nette karikatürü bulamadım. Yetenekli arkadaşınızın çektiği fotografların suratına bakılır da, çizdiği çöp adamların suratına bakılamaz. O sebeple ben tarif ettim, siz de hayal edin bir zahmet. 

İkinci film Medinat Souk Arena da gösteriliyordu. Bir nevi gala. Bir nevi demek doğru olmaz bildiğin Gala işte. Salona kırmızı halıda yürüyerek gidiyorsunuz. Tuvalet giyinmiş, 15 cm yüksekliğindeki ayakkabılarına tünemiş hatunlar ilerlerken sağdan soldan flaşlar patlıyor. Bu sene geçen sene yaptığım hatayı yapmadım. 

Geçen sene aldığım biletin Gala bileti olduğundan bi haber, evdeki kıyafetimle fırlamış elime de bir anahtar ve telefon alıp, çıkıp gitmiştim. Kendimi kırmızı halıda yürür halde bulunca gayri ihtiyarı, sinemaya giderken her zaman yanımda taşıdığım kocaman şala sarınarak, daha bir havalı giyinmiş gibi görünmeye çalışmıstım. 
Ama içeri girdikten sonra yalnız olmadığımı anlayıp mutlu olmuştum. 

Dubai kılık kıyafet konusunda hiç bir önyargının olmadığı güzide bir yer. Bu akşam çıkışta önümde iki bayan vardı; biri bildiğiniz Ceyo marka terlikler gibi bir terlik giymiş, yanındaki arkadaş da yanında tokası olan tayt üstünde 15 - 20 cm yüksekliğinde bir deri bot giymişti. Bot ve terliğin aynı anda yanyana giyilebildiği yegane coğrafyada ne giyerseniz giyin acaip kaçmaz.

Salonda herkesin koltuğunda bir şişe su ve şöyle bir manzara bekliyordu. 
Cep telefonu ile ancak bu kadar oldu. 






Friday, 6 December 2013

Dubai Trafiği ile imtihan

İstanbul'daki birisine buradaki trafikten bahsetmek küfür gibi oluyor. Biliyorum!

Insanın suratına kötü kötü bakıp "Sen benim eve kaç saatte gittiğimi biliyor musun?" dediklerini de gayet iyi biliyorum.
Kabul. İstanbuldaki trafik kötü, kötü ve yine kötü ama şu var ki orası hep kötüdür. Bir sabah işe gelirken 15 dk da gelip, aynı saat ve aynı yolu kullanarak ertesi gun 1,5 saate gelmezsiniz. Olay sabitlenmiştir. 15 dk lık yolu her daim 1,5 saatte gelirsiniz. O gün bir süpriz olursa 1 saatte eve varırsınız o başka.

Burada ise tahmin edilemez bir bilinmezlik durumu var. Her daim şantiye modunda olan bir şehirden bahsediyoruz. Akşam üstü evimden çıktığımı ve bir saat sonra evime gelmek istediğinde yolun değiştiğini ve başka bir yol bulmak zorunda kaldığımı bilirim. Her şeyi bitmiş yolun aylarca -nedeni net olmayan bir sebeple- önüne bariyerler konularak kapatıldığını da bilirim. Evin hemen arka tarafındaki bir mekana gidebilmek için şehrin yarısını dolanmak zorunda kaldığımı da.

Buradaki yollar bukalemun gibi bir gün o şekli alır bir gün bu şekli alırlar. Yolun her işi tamamlanana kadar seyyar tabelalar sürekli sizi başka yerlere yönlendirir, dün olmayan yollara sokar. Geçici yapılan yolları bile özene bezene kaliteli bir şekilde asfaltlanır hemen.

Bu şehirde de yollar kayboluna kayboluna ögrenilir. Ama bir farkla; burada adresleri net alamazsınız ve karşınızdakinin tarif ettiğinden bulmaya çalışırsınız. Yeni yeni sokaklara, caddelere isim vermeye bu sene başladılar diyebilirim. Ama kimsenin alışkanlığı değişmediği için henüz, yol sorduğunuzda aşağıdaki gibi cevaplar alırsınız.

-Eti salat ın binayı geçtikten sonra....
( O bina hangisiydi? tepesinde top olan mı yoksa yanlarında kule gibi olan mıydı?)

- pepsi kavşağının altından sağa sap.
(bir pepsi gördüm galiba da.. o neredeydi ki?)

- bayrağa gelmeden sap
(ne bayrağı yahu!?)

-amip benzeri kavşaktan sapacaksın
(amip ???)

- national paint köprüsünü geçtikten sonra .......
(koprü üstünde national paint in reklamı mı var acaba?!!)

falan filan..

Şu anda da bu tarifler hala devam etmekte. Ama yavas yavas yolların isimleri caddelerin isimleri konuyor veya değistiriliyor.
Değiştiriliyor derken tam anlamı ile değişiyor. Eskiden Emirates Road dediklerine yeni bir isim bulup başka bir yola Emirates Road demeye karar verebiliyorlar.

E o zaman tarifler sırasında şöyle diyaloglar başlıyor.

 - "Emirates road dan geleceksin"
- "Eski olan mı? yeni olan mı?"
- kaç tane Emirates road var?
- bilmiyorum, geçenlerde değiştirildiğini duydum. Sen hangisine göre tarif ediyorsun?
- aa değişmiş mi? Ama ben tek bir Emirates Road biliyorum. O da yeni mi, eski mi bilemeyeceğim. Şehre yeni geldim de.
- !! ???
ve en nihayetinde yine o eski bildik, "Uzerinde karga olan elektrik direğinden sağa sapacaksın abi" moduna geçeriz.