Tuesday, 10 December 2013

Şehrazat'ın Günlüğü

Yok yok başlığa aldanıp da size Şehrazat'ın hikayesini anlatacağımı düşünmeyin. Bu akşam beni etkileyen filmin ismini Türkçe'ye çevirdim sadece.

Gösterim ismi; Scheherazade's Diary. Bir Lübnan filmi. Ama aslında Lübnan filmi falan değil. Dolu dolu kadının hallerini anlatan sınırlar ötesi bir film.

Filmin fragmanına da göz atmanızı tavsiye ederim. Linkini de buraya ekledim. 



Film sırasında duyulan müziği de ekleyeyim. Dinlerken bir yandan da okumaya devam edin.

Zeina Daccache çalışmalarına hapishanelerde erkek mahkumlara drama dersleri ve terapiler vererek başlıyor. Elbette tahmin edileceği üzere zorlu izin çalışmalarından sonra buna başlayabiliyor. Erkek mahkumlar ile beraber bir de oyun sergiliyolar. Çalışmaları sırasında da yarın öbür gün lazım olur, belli mi olur mantığında ve de ne yaptıklarının kanıtı olsun diye, vıdeo çekimleri yapıyorlar. Sonrasından bu çekimlere baktıklarında burada yatan hikayeyi görüp bunu 2009 da film haline getiriyorlar. Ismi 12 kızgın Lübnanlı. (12 Angry Lebanese)

Bugün izlediğimiz film ise aynı çalışmanın kadın mahkumlar ile gercekleştirilen tiyatro / terapiden oluşturulmuş filmi. Öncekinden tecrübeli olduklarından bu sefer baştan çekimleri sonrasından bir film oluşturma bilinci ile çekmişler. Kadın tutuklu & mahkumların onayları ile de tam haline kavuşmuş.

Tutuklu ve mahkum dememin özel sebebi var. Çünkü hapishanedeki 17 kadın hükümlüyken, 70 tanesi sadece tutuklu. Bunların arasında 4 yıldır davasının sonuçlanmasını bekleyenler var. Cinayetten suçlanıp yıllar sonra suçsuz olduğu anlaşılan var. Tanıdık geliyor mu bunlar sizlere bir yerlerden??

Film bir belgesel, tutuklu ve mahkumlar bir yandan kendi hikayelerini içlerinden geldiği gibi aktarırlarken kendilerini ifade ederlerken bir yandan da "Scheherazade in Baabda" tiyatro oyununa nasıl hazırlandıklarını izliyoruz. Baabda hapishanenin ismi imiş. ve oyunlarını da hapishane içinde sergiliyorlar. Oyunu izlemek isteyenler hapishane içindeki minik odaya yerleştirilen sıra sıra sandalyelerden sahnenin içinde olarak izliyorlar. Seyirci direkt temas halinde yani olan biten ile.

Kadınların hikayeleri nedense çok tanıdık; 13 yaşında evlendirilen, kocası tarafından dövülen, evine dönmek istediğinde ailesi tarafından ölümle tehdit edilen, kendi anası tarafından sırf kız cocuk doğduğunda uğursuz sayıldıgından kimsesizler yurduna bırakılan, tecavüze uğrayan her gün dövülen iftiraya maruz kalan, kanunlarda hakkını arayamayan ve hatta bir hakkı olduğunu dahi bilmeyen kadınlar.

Sanki bunların hepsinin uzaklarda bir yerde, hiç de bizim yakınlarımızda birilerine olmuyor diye düşünüyoruz. Bu his, görmezden gelme durumu yani, daha başka bir deyişle inkar durumu, sadece ülkemizde ya da Lübnanda değil dünyanın her yerinde aynı. Şiddete uğrayan kadın sesini çıkartmaya korkuyor. Hatta kadına yönelik şiddet ile ilgili TED de bir konuşma izlediğimde bu at gözlüğü takmış hallerin Amerika ve Avrupa için de geçerli olduğunu gördüm, orada da şiddet karşısında kadının sesi kısılıyor, duyulmuyor.

Film çarpıcı. Evet! Ama daha da çarpıcı olan ise yönetmenin gösterim sonrasında "bizim yapabileceğimiz şeyler nelerdir?" diye soran bir seyirciye "sessiz kalmayın ve konuşun" demesiydi. Konuşun ki farkında olunulsun, konuşun ki yok sayılmasın, konuşun ki problemin varlığı kabul edilsin, konuşun ki sesi çıkamayanların sesi olun.
Post a Comment